Quilotoa Gölü (Laguna de Quilotoa), Ekvador – Baños’ta geçirdiğim adrenalin dolu birkaç günün ardından rotamı Ekvador’un en etkileyici doğal güzelliklerinden biri olan Laguna de Quilotoa’ya çevirdim. Ekvador seyahatim boyunca farklı yerlerde karşılaştığım hemen her gezgin turkuaz rengi sularıyla ünlü bu krater gölünü mutlaka görmem gerektiğini söylemişti.
Quilotoa Gölü ‘ne Nasıl Gidilir?
Hostelde göle nasıl gidebileceğimi araştırırken odada kalan bir diğer gezgin de göle gitmek istediğini, istersek birlikte gidebileceğimizi söyledi. Ben olur dedikten hemen sonra gidiş planını yapmaya başladık. Uzun yolculuklarda bir yol arkadaşının olması her zaman avantaj sağlıyor; hem yol daha keyifli geçiyor hem de karşılaşılabilecek zorluklarla baş etmek daha kolay olabiliyor.
Ertesi sabah erkenden Baños Otobüs Terminali’ne gittik. Burada Quilotoa’ya direkt otobüs olmadığını, önce Latacunga’ya gitmemiz ve orada göle giden ikinci bir otobüse geçiş yapmamız gerektiğini öğrendik. Kişi başı yaklaşık 2 USD ödeyerek Latacunga otobüsüne bindik. Yaklaşık üç saat süren yolculuğun ardından şoför bizi Laguna de Quilotoa’ya giden otobüslerin geçtiği Latacunga yakınlarındaki bir kavşakta indirdi. Burada bizim gibi Laguna de Quilotoa’ya gitmeye çalışan İngiliz bir gezginle tanıştık. Böylece ekibimiz üç kişiye çıktı.
Kavşakta bekleyen taksicilere göle giden otobüslerin nereden geçtiğini sorduk. Onlar da bize durağın yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde olduğunu söylediler. Onlara teşekkür edip hiç beklemeden durağa doğru yürümeye başladık. Hafif yağmurun altında yürüdükten sonra durağa vardık. Dağ havası yavaş yavaş kendini hissettiriyordu. Yaklaşık yirmi dakika bekledikten sonra otobüs geldi ve eşyalarımızı bagaja yerleştirip göle doğru yola koyulduk.
Latacunga’dan Quilotoa’ya ulaşmak yaklaşık üç saat sürdü. Bilet fiyatı 3 USD idi. Yol boyunca And Dağları’nın eteklerinde yükselirken sayısız virajdan geçtik. Otobüs belki yavaş ilerliyordu ama bu durum manzaranın tadını çıkarmak için harika bir fırsattı. Yol boyunca otobüsün penceresinden küçük köy evleri, yerli insanlar ve yemyeşil tepeler gördüm.
İşte Quilotoa Gölü ‘ndeyim!
And Dağları’nın muhteşem manzaraları eşliğinde süren bir yolculuğun ardından nihayet hedefimize ulaştık: nefes kesen Quilotoa Gölü. Otobüsten iner inmez bizi serin, bulutlu ve biraz da sert bir hava karşıladı. Quilotoa’nın yüksek rakımı kendini hemen hissettiriyordu; rüzgârla birlikte gelen serin hava, buranın Ekvador’un tropikal bölgelerinden ne kadar farklı olduğunu hatırlatıyordu. Laguna de Quilotoa, koruma altındaki bir milli park içerisinde yer aldığı için giriş ücretliydi. Kişi başı 2 USD olan giriş ücretini ödedikten sonra bu eşsiz doğa harikasını keşfetmeye hazırdık.
Quilotoa seyahatimizi planlarken bütçemizi sarsmamak adına konaklama maliyetini mümkün olduğunca düşük tutmak istedik. Bu yüzden internetteki yorumları ve puanları tamamen göz ardı edip sadece fiyata odaklanarak “Hostal Pachamama” adında bir hostelde rezervasyon yaptık. Ancak büyük bir hata yaptığımızı hostele adım atar atmaz anladık.

Burası küçük bir aile işletmesiydi ve ne yazık ki temizlikten konfora kadar birçok ciddi eksikliği vardı; odalar oldukça kirli, buz gibi ve konforsuzdu. Neyse ki benim planım burada sadece bir gece kalıp ertesi gün gruptan ayrılarak yoluma devam etmekti, bu yüzden durumu pek dert etmedim. Ekibin diğer üyeleri de konunun üzerinde çok durmayınca maceranın şanındandır diyerek geceyi orada geçirmeye karar verdik.
Gölü Görmeye Gidiyorum
Eşyalarımı odaya bıraktıktan sonra vakit kaybetmeden turkuaz sularıyla ünlü gölü yakından görmek için kendimi dışarı attım. Laguna de Quilotoa’ya (Quilotoa Gölü) inmeden önce ilk olarak gölü yukarıdan görebileceğim seyir terasına gittim. Burası göle giden yolun hemen yakınında yer alıyordu.

Açıkçası bir krater gölüne bu şekilde kuşbakışı bakmak gerçekten etkileyici bir deneyimdi. Karşımda, devasa bir volkan kraterinin içinde oluşmuş, neredeyse gerçek dışı görünen mavi-yeşil tonlarında bir göl uzanıyordu. Bulutlar zaman zaman gölün üzerine iniyor, ardından tekrar dağılarak manzarayı sürekli değiştiriyordu.
Bu yüzden aklınızda bulunsun: Laguna de Quilotoa’ya doğru yürüyüşe başlamadan önce mutlaka kraterin kenarına gidin ve göle yukarıdan bir göz atın. Çünkü burası, bu eşsiz doğa harikasıyla tanışmanın en etkileyici yollarından biri.
Quilotoa Gölü, yaklaşık 800 yıl önce Quilotoa Yanardağı’nın büyük bir patlaması sonucu oluşmuş doğal bir krater gölü. Deniz seviyesinden yaklaşık 3.900 metre yüksekte bulunan bu göl, volkanik minerallerin etkisiyle ortaya çıkan turkuaz ve mavi-yeşil renkleriyle Ekvador’un en etkileyici doğal oluşumlarından biri olarak kabul ediliyor.

Kraterin kenarından gölün kıyısına doğru başlayan yürüyüş, ilk bakışta biraz yorucu görünebilir. Ancak iniş bölümü, değişen manzaralar eşliğinde oldukça keyifli bir deneyim sunuyor. Eğimin de yardımıyla yaklaşık yarım saat içinde yavaş yavaş göl seviyesine ulaştım. Her adımda Quilotoa gölünün büyüleyici atmosferini daha fazla hissediyordum.
Kıyıya vardığımda yaptığım ilk şey küçük bir kano kiralayıp göl üzerinde kısa bir keşfe çıkmak oldu. Etrafımı saran yüksek krater duvarları, masmavi gökyüzü ve neredeyse hiç bozulmayan sessizliğin içinde kürek çekmek, hayatım boyunca unutamayacağım anlardan biriydi. Binlerce yıl önce oluşmuş bir volkanın kalbinde, bu sakin suların üzerinde ilerlemek sadece bir aktivite değildi; aynı zamanda Quilotoa’nın ruhunu hissetmenin en güzel yollarından biriydi.

Kano gezintimin ardından krater gölünün kıyısında sakin bir yer bulup oturdum. Bir süre boyunca gölü seyrederek doğanın bu muhteşem eserinin eşsiz görüntülerini zihnime kazıdım. Yolda olmanın ve yeni yerler keşfetmenin verdiği o huzurlu hissi doyasıya yaşadıktan sonra dönüş yoluna koyuldum.

Şimdi ise rahatlıkla indiğim o yokuşu tekrar tırmanmam gerekiyordu. Gölü arkamda bırakıp yukarı geri çıkmam yaklaşık bir saat sürdü. Bu tırmanışın bu kadar yorucu olmasında bulunduğumuz yüksek rakımın da etkisi var mıydı bilmiyorum. Tek bildiğim, yukarı çıkışın aşağı iniş kadar keyifli olmadığıydı.
Quilotoa Gölü’ne Son Bakış
Akşamı hostelde, And Dağları’nın ortasında hâkim olan o derin sessizliğin içinde geçirdim. Şehirlerin gürültüsünden uzak, sadece rüzgârın ve doğanın sesinin eşlik ettiği bu sakin gece, Quilotoa Gölü (Laguna de Quilotoa) deneyiminin en özel anlarından biriydi.
Bir gece konaklamanın ardından ertesi sabah erkenden uyandım. Yola çıkmadan önce bu eşsiz manzaraya son kez bakmak için dışarı çıktım. Bulutların arasından zaman zaman kendini gösteren turkuaz renkli sular, dünkü görüntüsünden bile daha büyüleyici görünüyordu.

Kahvaltının ardından eşyalarımı toplayıp otobüse bindim ve Ekvador’daki yolculuğumun bir sonraki durağına doğru hareket ettim. Quilotoa Gölü benim için sadece güzel bir manzara noktası değildi; And Dağları’nın yükseklerinde, doğanın gücünü ve sessizliğini aynı anda hissettiren özel bir deneyimdi.
Bu eşsiz krater gölü, Ekvador yolculuğum boyunca sadece gördüğüm değil, gerçekten hissettiğim yerlerden biri olarak hafızamda yerini aldı.
İpucu: Quilotoa Gölü hakkında güncel verileri https://www.quilotoa.com/ internet sitesinden alabilirsiniz.

Ibarra Gezi Rehberi: Ekvador’un Kuzeyindeki Beyaz Şehir
Ekvador’a kuzeyden giriş yapan gezginler için Ibarra, çoğu zaman ülkeyle ilk gerçek temas noktası oluyor. Kolombiya sınırına yalnızca 130 km mesafedeki bu şehir daha ilk andan itibaren mimarisi, yerel yaşamı ve çevresindeki keşif rotalarıyla dikkat çekiyor. 1600’lü yılların başında kurulan Ibarra, bembeyaz koloniyel evleri sayesinde “beyaz şehir” olarak da anılıyor.